22 Şubat 2009 Pazar

Pokhara -1-




Pokhara’ya ailecek gitmeye karar verdik sonunda. Hafta sonu için plan yaptık. Cumadan gidelim dedik, Shreeram ve Sarita okuldan gelince 11 e doğru yola çıkarız dedik. Hemen elime Lonely Planet Nepal kitabını aldım. Sonraki günler boyunca inceledim. Notlar aldım. Yeni bir şeyler buldukça Macarena’ya koştum, batılılar(!) gibi banka oturduk, kahve sigara içtik. Oraya da gidelim bunu da yapalım dedik. Hep beraber bir gece kalacaktık ama bize yetmezdi o. Dedik ki biz bir gece daha kalırız. Sonra geliriz. Anlaştık. Seyahatlerin en güzel kısmını uzattık da uzattık. Planlama….


Cuma sabahı öğrencilere haber saldık, Manju izinli iki gün diye. Pazartesi derslere devam edeceğiz. Atladık önce taksiye, tıngır mıngır Narayangarth’a ulaştık. Oradan mikrobusa atladık, 7 saat boyunca, yolda satılan yiyeceklerden yiyerek, kitabı inceleyerek, müzik dinleyip fotoğraf çekerek, sohbet ederek gittik. Pokhara’ya ulaştığımızda hemen gölün kenarında bulduk kendimizi. Önce biraz bakındık, hemen mi kayıkla gezsek dedik, vazgeçtik önce bir şeyler yiyelim, otele yerleşelim dedik. Sonra gene vazgeçtik önce otele yerleşelim dedik, yolda ki abur cuburlardan dolayı kimse aç değildi zaten. Taksiyle devam ettik karşılıklı iki otelle gidegele pazarlık yaptık, Hong Kong otel ve Singapur otel. Hong Kong’u seçtik. Yerleştik odalarımıza.



Shreeram, ben ve Macarena dolaşmaya çıktık. Sarita ve çocuklar biraz dinlenmek istediler. Çarşı da dolaştık, biraz alışveriş yaptık. Oturup bir yerde Everest bira içtik sohbet ettik. Burası yaşamak için ne güzel yer dedik. Gelsek burada bir otel alsak yaşasak, sıkılınca gölde balık tutarız, güneşin altında otururuz dedik. Hayaller kurduk işte öyle. Sonra otele döndük, Sarita’yı çocukları aldık. Yemeğe gittik. Bütün restoranların arasında Nepal yemekleri de olan bir yer seçtik. Onlar akşamları bhat, dal, tarkari yemeden doymazlarmış. Peki dedik. Ama ben menüde hamburger görünce gözüm döndü. Patates kızartması, hamburger ve bira istedim. Yerken kendimden geçtim. Hamburger manda etindendi, ekmek parçalanıyordu ve alıştıklarımızla ilgisi yoktu ama yediğim en güzel hamburgerdi o an.





Sarita hayatında hiç bira içmemiş. Başka bir alkol de. Ama yasak olduğundan, günah olduğundan değil de iyi olmadığından. Ama biz Macarena ile onu gaza getirdik. Bir yudum hadi diye. Fantasına bir yudum bira koyduk, yüzünü buruştura buruştura içti. Plasebo etkisi sarhoş oluyordu neredeyse. Kelebek etkisi, ben oldum…



Dolaştık biraz şehirde. Sağa sola baktık. 10 da her yer kapanıyor. Döndük otele, odada televizyon var. Kurulduk Macarena’yla yataklara açtık televizyonu, yabancı kanallar bulduk haber seyrettik, dizi bulduk. Uykuya daldık.


Sabah erkenden uyandık, kahvaltı edip; omlet ve çay!, kayıkla gölde dolaşmaya çıktık. Gölün ortasında küçücük bir adacık var, üzerinde bir manastır. Oraya gittik, adak adadık, Hindistan cevizi ve pirinç…. Fotoğraflar çektik, kayığımıza atladık döndük. Suyun üstünde su sinekleri, su örümcekleri, nilüferler, güneş şansımıza pırıl pırıl, etrafımız dağlarla çevrili….





Shreeram, Sarita ve çocuklara biz bir gece daha kalacağız dedik, tamam dediler. Onlar otobüse bindi döndü biz de taksiyle Pokhara’nın görülmesi gereken yerlerini görmek için yola çıktık….

Önce Devi’s Fall’a gittik. Bu biçimi ve kanalları oldukça garip bir şelale. Zamanında David isimli bir turist bu şelaleye düşmüş ve kaybolmuş. Onun anısına buraya David’in şelalesi demişler. O da olmuş şimdi Davi’s Fall. (Waterfall şelale demek İngilizcede fall da, ama fall aynı zamanda düşüş demek. David’in düşüşü)


İçeride bir süre dolaştık. Acayip kaya şekilleri ve şelaleyi bir türlü bulamayıp göremememiz bizi bayağı cezp etti. Nerede bulunması zor bir şey var çekiyor insanı. Bir yerle ilgili çok güzel denmesi yetmez hiç bize, illa birinin çok ilginç demesi lazım. Bir duvarda bilmem ne resmi olmalı tek bir açıdan görülen, bir acayiplik olması lazım. Yoksa sanki etrafımız her zaman sınırsız güzelliklerle kaplıymış gibi sadece güzel olduğu için merak edemeyiz hiçbir şeyi.





Nihayet oradan dolandık buradan indik derken, boynumuzu da leylek gibi ileri uzatıp hafif de sarkınca çok acayip bir şelale gördük. Aslında bir deliğe hızla akan sudan ibaretti sanırım, ama bana öyle acayip geldi ki büyülendim. Kayalar, etrafında ki kanallar, suyun rengi, sesi öyle değişik geldi ki bir bakakaldım. Sonra biraz fotoğraf çektik.





Bazı anlarda fotoğraf çekmekten inanılmaz zevk alıyorum ama bazen, öyle güzel bir manzara oluyor ki karşımda, o manzarayı bir kareye hapsetmek ve o hapsedilmiş haliyle hatırlamak acıklı geliyor bana. Benim gördüğümle fotoğraf makinasının gördüğü arasında o kadar fark oluyor ki, fotoğraf çekmekle vakit kaybedeceğime o anı, o görüntüyü, o hissi beynime kazımaya çalışıyorum. O anda burnuma gelen kokuyu ve duyduğum sesleri de… Böylece kafamda hiçbir fotoğrafta göremeyeceğim bir ana geri dönmek için tetikleyicilerle dolu inanılmaz bir manzaranın önünde duruyorum. Ne yalan söyleyeyim bu bile bazen anın tadını kaçırabilecek bir çaba gibi geliyor bana. Neden bir güzelliği hatırlamamız gerekli ki. O an görmek, hissetmek, orada olduğunu bilmek, tadını çıkarmak sonra da unutuvermek yeterli gelmiyor bize. Keşke kediler gibi olsaydık, bir oyuncak topun arkasından avının arkasından koşar gibi kararlı, kendinden emin, zevkle ve heyecanla koşup, başka bir obje gördüğü anda da öncekini tamamen unutan kediler gibi. O an ilgilenmediğimiz ve görmediğimiz hiçbir şey hayatımızda yer almasa. Kafamızı öncekine sonrakine takmadan yaşayabilsek.


Öyle değiliz ama, güzel bir yemek yerken aklımıza hemen babaannemizin yaprak sarması geliverir aman ne güzeldi, üstüne yoktu. Bir film seyrederken hemen aa bilmem hangi filmi de seyrettin mi çok güzeldi… Bir yere gideriz, bilmem nereye gitmek ister gönül, birini severiz başkasına kaçar gönül, bir içki içeriz keşke bloody mary içseydik ne güzel giderdi şimdi deriz. İşte öyle dediğimiz anda içinde bulunduğumuz an geçer gider. Biz sonrasını öncesini düşüneceğiz derken bir bakarız, yemek, film, içki, şarkı bitmiş, birlikte olmaktan ölesiye keyif aldığımız kişi gitmiş, inanılmaz manzarayı geçeli saatler olmuş.

Şimdi - Ahile (Nepalce) Başka da bir şey yok……..

Devi’nin düşüşünden, aynı şelalenin dibine doğru yola çıktık. Çok ciddi bir basamak sayısını, ıslak ve kaygan merdivenlerde cambazlık yaparak indikten ve nefes alma denemelerimiz artık kurudan ıslağa döndükten bir süre sonra karşımıza zifiri karanlığa bir çizgi ışık sızdıran şelalenin hemen dibinde ki bir yarığa ulaştık. Şelaleyi ancak o yarığın ardında görebiliyorduk.





İçeri sızan ışık kendine göre dev mağarada yer bulurken biz de terliyor muyuz üşüyor muyuz anlayamadan, fotoğraf çekmeye çabalıyorduk. Burada fazla kalırsak ciğerlerimiz suyla dolacak gibi hissettik. Havanın olması gereken yerde kendini hava diye yutturmaya çalışan minicik damlalar halinde su vardı. Yani her yerde…. Ciğerlerimizin yeteri kadar yıkandığına kanaat getirince çıkışa geçtik. Taksiye atladık, yarasa mağarasına gidiyoruz dedi taksici. Manzarayı seyrederek yol aldık. 15 dakika sonra kocaman tabelasında “Bat Cave” yazan bir yere geldik. Macarena önce ben yarasalardan korkarım dedi. Ben yarasa görmedim mağarada hiç nesin korkacağız gel dedim. Bir sürü insan girip çıkıyor hep deli değil ya. İkna oldu girdik. Önce kapıda bilet alırken fener de istiyor musunuz dediler, var dedik, nepalli bir kadın çok şeker İngilizcesiyle yok dedi o yetmez içerisi zifiri karanlık, bunu alın. Peki 50 rupi de o. Ama dedi sonra rehber lazım size, içerisi çok tehlikeli bilemezsin nereye gideceğinizi. Hayda ne kadar tehlikeli olabilir ki turistik bir mağara. Sari’li kadınlar çıkıyor mağaradan, biz mi giremeyeceğiz. Yok olmaz çok zor, tamam dedik gel hadi. Aldı feneri eline, biz de iki tane minicik mum verdi, peşinden gidiyoruz.



(Rehberimiz ve az sonra dev yarasalar göreceğini sanan korkmuş ben!)

Rehberimiz, elinde fener, ayağında parmak arası terlikler, koştura koştura önden gidiyor, biz ayağımızda spor ayakkabılar olduğu halde kayarak, karanlıkta hem mumlara hem kendimize sahip olmaya çalışıyoruz. En sonunda koydum elimi belime, bak bacım dedim, o feneri senin yolunu aydınlatsın diye mi aldık? Hepimizi için değil mi? Göremiyoruz biz! Bu el belde olayı Nepal’de tutmadı tabii. He he dedi devam etti. Gözlerimiz karanlığa alıştı sonra. Ne acayiptir değil mi o an? Hani zifiri karanlıkta hiçbir şey görmezken bir süre sonra yavaş yavaş aydınlanır gibi olur etraf. Sanki gözümüzün içinde ya da beynimizde bir ışık var gibi. Görmenin sadece gözle ilgili olmadığını hissederim hep o an. Hatta belki de hiç değil…. Belki ne istersek onu görüyoruz, her şeyi biz anlamlandırıyoruz, belki ışık da yok aslında, karanlıkta…..

Kısa ama tehlikeli olduğunu hayal etmekten pek keyif aldığım bir tırmanıştan sonra, bir açıklığa geldik, mağaranın meydanı. Şimdi dedi rehber yarasaların olduğu yere gidiyoruz, sakın fotoğraf çekmeyin. Biraz daha yürüdük işte diye koca feneri tavandaki yarasalara çevirdi. Tavanda en fazla 20 tane minicik yarasa uyukluyor. Bu mu dedik? Evet anneleri gidiyor mu mevsimde dedi, yeni yavrular yapmaya… Peki. Devam ettik.

Şimdi dedi çıkıştan mı çıkmak istiyorsunuz diye sordu bize yoksa geldiğimiz yoldan mı? Niye soruyor anlamadık tabii. Çıkıştan dedik. Geldiğimiz yoldan niye dönelim devamı varsa. Tamam dedi ama çook tehlikeli. O anda rehberin bizi korkutmak suretiyle heyecanımızı ve aldığımız zevki arttırmaya çalışmak gibi zekice bir şey yaptığını fark ettim. Bu gazla düz bir arazide yürümek aslanların arasından geçmek kadar heyecanlı olabilir aslında….

Çıkışa yaklaşırken çığlıklar duyduk eğleniyorlar mıydı, korktular mı yoksa duvarlardan birinin arkasında iki nepalli gelenleri korkutmak için uzanmış televizyon seyredip bir yandan da çığlıklar mı atıyorlardı bilemedik. Şimdi dedi rehberimiz aynen dediklerimi yapın. Çantalaraı ben aldım Macarena ilk kurban oldu, ayağını şuraya koy, ötekini tam buraya, şimdi hafif sağa eğil, dön iyiyce oradan çık dedi Macarena’ya. Macarena verilen direktiflere harfiye uydu, ama bir an durdu ve nereden diye bağırdı. Nereden çıkacağım. Oradan işte dön biraz kafanı uzat bak ışık geliyor. Kısa bir süre sonra Macarenanın mağara duvarında asılı gibi duran vücudu ortadan kayboldu. Sıra bendeydi rehber benden çantaları alıp Macarena’ya uzattı. Sonra bana direktifler vermeye başladı. Sağ ayak oraya, sol buraya, elinle şuradan tut, vücudun döndür kafanı uzat, e delik yok burada!!! Mağaranın bu kısmına geldiğinde vücudunu iyice bükü kafanı uzatmadan o deliği göremiyorsun. Eğildim büküldüm kendimi bir delikten sürüyerek ve gülerek yer yüzeyine ulaştım. Gören sanır üç aydır mağaradayım, öyle bir heyecan….




Rehber bir harekette mağaradan çıktı, burada bir sürü mağara var bir gün gelin gezdireyim dedi. Oldu dedik bakarız. Önce tulumbanın önünde bir temizlendik, üstümüz başımız, yüzümüz gözümüz çamur. Taksiye döndük. Sarangoth’a gidiyoruz dedi. Tamam dedik…. Yaslandık arkamıza mağaracı olacağım ben ya çok güzelmiş dedim, güldük….

18 Şubat 2009 Çarşamba

Sona yaklaşırken...





Bir hikayenin sonuna gelirken hep bir yenisinin başlamak üzere olduğunu unuturum ben. Böyle alıştığım her şeyden bambaşka inanılmaz bir yerde vakit nasıl geçti anlamamışım. Sonuna yaklaştıkça fark ettim. Hikayem daha bitmiyor ama zaman denen canavar bana acı vermeye başlıyor yavaştan.

Sevdiklerim özleyip gözlerim dolarken, açken ya da böceklerden korkarken günleri işaretledim ne yalan söyleyeyim. 59 gün kaldı, 58, 57…. 23….

Shreeram Kathmandu’ya Şili’den gelecek olan yeni gönüllüyü almaya giderken fark ettim yolcudur Abbas bağlasan durmaz. Aslında gitmek hep güzel de hani bıraktıkların yok mu sızlatır yüreğini.


Ben kolay dost edinen hemen insanlarla sıcak ilişkiler başlatabilen biri değilim. Hatta ilk günlerde herkesin benim hafiften yabani hatta kibirli olduğumu düşündüklerini biliyorum. Bazen söyleyecek söz bulamadığım anlarda kaçarım ben. Kendimi ifade etmeyi beceremediğim an uzaklaşmayı tercih ederim. Varlığımın bir anlamı olmalı bulunduğum yerde. Bir fark yaratmalıyım, bir şey söylemeliyim, öğretmeliyim mutlaka. Bilmedikleri bir hikaye anlatmalıyım insanların. Beni dikkatle dinlemeliler, hatta büyülenmeliler yeri gelince. İlginç olmalı içeriğim. Yeni bir konuyu başlatmalıyım eğer mevcut konuya katkım olmazsa. Sözüm havada kalmamalı, varlığım uçuşmamalı yere basmalı ayaklarım, herkes bilmeli orada olduğumu. Dilimi anlamayanlar bile dinlemeli beni bazen. Bu da bir çeşit kibir. Kendini ispat etme ihtiyacı, sevilme kabul edilme isteği. Ama bu içimizde var zaten.





Önceleri yapacak, konuşacak, katacak bir şey bulamadığımda odama çekildim müzik dinledim kitap okudum. Dönmeme 3 hafta kala açıldım. Akşamları kağıt oynadım aileyle. Onlar da o günlerde anladılar benim geri çekilmem kibirden, kendini üstün görmekten değil, tam tersi hatta. Kendini yeterli görmemekten.


Shreeram, Macarena’yı Kathmadu’da karşılayacak, ertesi gün de köye geleceklerdi. Haliyle gece odamın kapısı çalınınca şaşırdım. Ertesi gün grev olacağından akşam dönmüşlerdi. Uyku sersemi çıktım, tanıştık Macarena’yla. Şili neresi, Nepal neresi, Türkiye neresi demeye kalmadan kaynaştık. Sigara içtik, sohbet ettik. Macarena endüstri mühendisliği okumuş, okulu bitince önce böyle bir değişiklik yapmak istemiş. Sonra hayatına Şili’de kaldığı yerden devam edecek. Hiçbir şey aynı olmayacak tabii artık. Bazı kapılar geri kapanmaz. Öğrenilen şeyler unutulmaz.

Ertesi gün derse götürdüm onu. Üstünde kısa bir elbise vardı. Benim çatlak öğrenciler sevemediler önce. Elbisesine bak ne biçim diye konuştular. Dedim ki ben gideceğim 3 hafta sonra o kalacak, ister sevin ister sevmeyin! Ama konuşmayın. Dedikodu kelimesini o gün öğrettim onlara. “Gossip” ne demek biliyor musunuz? Diye. Eğer dedim, benim önümde biri hakkında dedikodu yapıyorsanız ben yokken de benim hakkımda yapıyorsunuzdur. Ona göre. Çok güldüler. Bazen bir dükkana girdiğimde eğer tezgahtarlar az önce giden müşteri hakkında “ya ne gıcık kadın anlamadı bir türlü yok dedik ya” gibi bir sohbete girerlerse müdahele ederim ben hep. Oho derim ben gidince de beni çekiştireceksiniz değil mi?. Bir gülerler önce sonra da utanırlar.



Macarena ile yanında getirdiği kahvelerden içtik birbirimize hayatımızdan yeni tanıştığın bir insana anlatabileceğin kadarını anlattık. Önce her şey kapaklı. Ben evliyim bak bu da kocamın resmi. Bu da düğün fotoğrafı. Ya evet çok güzeldi. Evet gelinliğim de güzel olmuş değil mi? Annemle diktik biz. Ailesi de çok tatlı kocamın, beni de çok seviyorlar. Ben de onları. Evimiz kocaman pek güzel. Kocamın restoranı var, hayat güzel vs vs vs….


Sonra tabii hayat burada böyle sana şu da lazım, bu da… Şuna da dikkat et buna da…
Blogu takip edenler bilir. Bizim bahçede bir tulumbamız var, orada yıkanıyoruz, bulaşık yıkıyoruz, çamaşır yıkıyoruz. Su ısıtmayı hiç denemedim banyo için aklıma bile gelmedi. Üstünde yattığım, tahta yatağa serili ince şilteye ek yapmak da. Ben şartları kabul etmeye gelmiştim zaten. Her şeye alışmaya, uyum sağlamaya. Uyum sağladım, hatta hoşnuttum halimden.



Macarena, Shreeram’ın abisinin evinde kalıyor yan komşu yani. Onlarda kapalı duş varmış. Su ısıtıp kapalı bir alanda banyo yapabiliyor. Bana da sürekli istersen gel sen de burayı kullan diyor. Yok dedim ben tulumbayı seviyorum. Hatta yağmurlar çoğalıp kuyudaki su seviyesi yükselince, su pompasıyla tuvaletin tepesindeki su deposunu doldurunca bizim de bir banyomuz oldu kapalı. Sadece bir kere duş aldım orada. Bildiğin duş var. Ama sonra, sıkıcı geldi bana. Bir daha nerede ne zaman bahçede banyo yapacağım ki ben. Ev ahalisi güldü bana, tulumbada banyo yapmaya devam edince. Onlar da öyle yapıyorlar.

6 saat uzaklıkta Pokhara diye bir şehir var. Orayı görmeyi çok istiyordum. Gönüllülük işimin sonlarına doğru bir hafta kadar gezmeyi planlıyordum. Macarena ile konuştuğumuzda o da Pokhara’yı görmek istediğinden beraber gitmeye karar verdik. Hatta Sarita’ya gel kız kıza gidelim dedik. İstemedi. Kocam olmadan gitmem dedi. Çok şaşırdık tabii. Nasıl yani, niye diye sormadık ama. Kültürel ve geleneksel farklar sorgulanmaz, kişisel farklılıklar gibi... İster kabul edersin ister etmezsin, sana kalmış.

Bir an düşündüm, ya herkes bir olsaydı. Dünyadaki herkes aynı olsaydı. Farklı kültürler, dinler, renkler, düşler olmasaydı. Ne garip olurdu dünya. Ne çekilmez… Hepimiz aynı şeyleri giyseydik, aynı şeylere inansaydık, aynı görünseydik. Kim ister ki bunu, kim?

Ne var ki savaşlar, ırkçı saldırılar, kimi insanların içindeki bitmez tükenmez nefret, kimilerinin yaşadığı bitmez tükenmez acı gösteriyor ki maalesef bunu isteyenler var dünyada…
Başkalarını kendi gibi yapmaya çalışmaktan daha korkunç, daha büyük bir kibir olabilir mi?

Ne yazık ki her insan topluluğunun kendine göre aşağıladığı, hor gördüğü bir başka insan topluluğu var. Hayvanlardan tek farkımız bu anlamda, biz bilerek, öğrenerek, anlayarak, edebi, felsefi, dini kalıplara oturtarak yapıyoruz bu ayrımı. Hayvanlar ise içgüdüsel olarak…
Beteriz onlardan….. Bin beter….

28 Aralık 2008 Pazar

Her Şey Aydınlandı












Gerçekten mi? Hayır tabii, her şeyin aydınlanma ihtimali olan tek bir an var bence insanın hayatında, o da ölüm anı. E, hala hayatta olduğuma göre hayır, her şey aydınlanmadı. Aydınlanmasın zaten. Arayış biter sorular cevaplanırsa. Sebep kalmaz artık. Ama bazı şeyleri anlamanın zamanı kendiliğinden geliyor. Bir şarkıda geçiyordu, zaman her şeyi çözer, şu beklemek olmasa. Ama beklemek gerek, biraz sabretmek gerek. Bazı şeyleri akıl kalpten kolay kabul eder. Kalbi akıla yetiştirmek gerek. Nasıl bazen ruhu bedene eşitlemek gerekiyorsa… Zor işler bunlar tabii. Öyle hemen olmuyor.

Şimdi kısa hikaye denememi unutun. Hayat insanın başına olmadık bela açar, ama aslında o belaları alıp da hayatımızı sokuşturan bizleriz, çünkü hayat denen ne yaptığı bilinmez karakter sadece sunar, teklifleri kabul etmek bize kalır. O yüzden ben, olan hiçbir şey için suçlu aramam, kendimden başka. Neyim varsa ben seçtim, başıma gelenlere kendim sebebim. Öyle istedim çünkü, bilerek ya da bilmeyerek. Çünkü bazen insan hangi yoldan yürümesi gerektiğini çok iyi bilir de, o yolda bir meyve ağacı görmeden ya da bırakması gereken yolda bir sırtlan görmeden doğru yola sapmayı göze alamaz. Ben sırtlanı da gördüm, meyve ağacını da… Narları toplamaya gittim diğer yola. Tabii uzun süredir alışıp yürüdüğün yolu terk etmek kolay değil. Narları toplarken de bir gözün öteki yolda acaba daha iyi bir şey var mıydı orada? Acaba sırtlanı aşmayı becersem daha mı güzeldi orası?

Hayır. İşte tam burada yapıyoruz hatayı. Bıraktıklarını, geçmişini kafandan, kalbinden atacaksın. Şimdi olduğun yerin keyfini çıkaracaksın. Seçimin bazen sana yanlış da görünse kendine olan inancından asla vazgeçmeyeceksin. Başkalarına değil sadece kendine inanacaksın…. Kendimi ikna etmeye çalışır gibi miyim biraz?

Nepalden biraz uzaklaştık gibi geldi size. Biraz öyle göründü biliyorum ama aslında hala ordayım ben. Sadece zihnim biraz gezinmek istedi.


Dönelim Nepale….

İhtiyaçlar hiyerarşisi kendi yolunda ilerlemiş ve beni çok şaşırtmışken, ben de hayatın yavaşlığına alıştım buralarda. Sabah 6.00’da uyanmak ama saat 14.00’e kadar hiçbir şey yapmamak o kadar güzel oldu ki bir süre sonra. Kitaplıktaki kitapları okudum, müzik dinledim, düşündüm, hayal kurdum, yazdım, çizdim. Saat 14.00 e yaklaşınca ders planı çıkardım. Ufaklıklarla hep oyun oynayarak ders yapıyoruz zaten. Öyle seviyorlar, İngilizceleri çok zayıf o yüzden eğlence olmadan dersten zevk almıyorlar, normal çocuklar gibi… Olması gerektiği gibi…
Medeniyetin ve teknolojinin bozduğu çocuk olmak kavramını özlemişim. Biz bu içinden geldiği gibi çocuk olmak durumunun sonlarına denk geldik nesil olarak. Arada balkonun önüne gidip “Anne!!! Ben oynuyorum hala!” diye hesap vermemiz gerektiyse de, akşama kadar sokaklarda, pislik içinde, hijyenden tamamen uzak, nezle olan arkadaşlarımızdan cüzamlı gibi kaçırılmadan, cep telefonu yokken, sokağın başında ki tostçu hala zehirsiz tost yaparken, evde artık eskimiş ve bizi sıkmış üç beş oyuncağımızdan başka bir şeyimiz yokken, bilgisayar, psp, xbox, ipod, wii, çıkmamışken, mertlik bozulmamışken topumuz komşunun balkonuna kaçarsa gidip alana kadar top oynayamazken, arka bahçeye ölen ev hayvanlarımızı küçük cenaze törenleriyle gömerken ve eve gelince dezenfektanla baştan ayağa temizlenmezken yaşadık biraz. İyi ki de yaşamışız. Çünkü bitmiş o zamanlar. Şimdi her şey plastik torbalarda, cam kavanozlarda, streç folyolara sarmalanmış raflarda. Nepalde ki çocukları gürünce içim gitti o yüzden. Burnumuz akınca tshirtümüzün koluna sildiğimiz zamanları hatırladım. Babaannemi hatırladım, sadece oynamaktan altımıza kaçırdığımızda bizi öyle apar topar banyoya sokuverirdi sokaktan gelince. Diğer zamanlarda elimiz yüzümüz yıkanırdı masaya otururduk. Hatta bazen, çok kirli görünmüyorsak yıkadık der asi tarafımızı oturturduk masaya. Elimi yıkamadan oturdum keh keh keh. Hiç dizanteri olmadık biz. Sokaktan paramızın yettiği her şeyi yerdik hatırlayın. Köşedeki Maraş dondurmacısı, o dondurmalar donup donup çözülmüş müdür kimse kurcalamazdı. Hiç tifo olmadık biz. Salmonella yoktu o zamanlar daha. Yan sokaktaki midyeciden son kuruşumuza kadar alır tıkınırdık midyeleri. Hala hayattayız. Çok sıcakta bir havlu tıkarlardı sırtımıza, çok soğukta eldiven bere, evden çıkana kadar tabii…


Hadi bunlar diyelim ki eğitim değişti, bilgiler değişti, hastalıklar evrimleşti falan ama ya sahip olduklarımız. Şimdi ki çocuklardan hangisi bir çift ayakkabıyla uyuyor yastığının yanında? Hangi oyuncağını kutusunda saklıyor? Kıymetlerini bilmedikleri gibi yetinmeyi de unuttular. Her şeyleri var çünkü… Bizim yoktu ya her şeyi alıyoruz onlara. Aman ben barbi çok istedim olmadı, kızımın olsun bari. O kadar oyuncağın çocuklarımıza neler yapacağı umurumuzda değil. 10 yaşında çocukların, bilgisayarları, cep telefonları, ipodları, wiileri, gitarları ve daha neleri var. Ben de yok hepsi…. Nerde yaptık hatayı ki diye sormasın kimse ileride.

Buradaki çocuklar 5 taş oynuyorlar hala, çember çeviriyorlar. Kendi ödevlerini kendileri yapıyorlar, benim dersime gelmek için evdeki işlerini çabucak bitiriyorlar, kimse onlara git İngilizce öğren demiyor, kendi istekleriyle geliyorlar. Defterleri, kalemleri, silgileri yok. Süslü okul çantaları, güzel ayakkabıları yok. Yeni kıyafetleri, ciltli defterleri yok. Ama ders bittiğinde yerlere yatıp, “no finish!!!” diye bağırıyorlar!.... Sonraki sınıf beklemesin diye uzatamıyorum dersi, onlara kalsa pilav yeme vaktine kadar ders yapılabilir…. Pilavdan, fasulyeden başka yemekleri de yok zaten. Odaları da yok…. Ama ağlayıp zırladıklarını görmedim, bir ben giderken doldu gözleri….

Ben gidip başıma belalar aramışım, o kalıp mevlasını bulmuş



Ben gidip başıma belalar aramışım
O kalıp mevlasını bulmuş…
Atilla İlhan



Kısa şiirlere bayılırım ben, kısa hikayelere de. Ben her şeyi uzun uzun anlatmayı severim ama kısa ve öz anlatılan her şeyi ben büyüler.

O yüzden bunu kısa ve öz deneyeceğim.

Kimse acı çekmek için sevmiyor. Kimse boşanmak için evlenmiyor. Kimse ölmek için doğmuyor ve kimse dönmek için gitmiyor…. Ama her güzel şeyin bir sonu var. Yok gezimin sonu gelmedi daha. O gidişin sonu yok zaten… Durakları var, molaları var ama ölene dek sonu yok. Bir kere gitti mi insan bir daha iflah olmuyor. Kafanda bir pencere açılmaya görsün, kapanmıyor.

Bir sabah kuaföre gidiyorsun, kafanda tapon bir topuz, hayalindekinden çok uzak, bi demet beyaz gülle süslenmiş… Makyajın biraz abartılı, senin günün çünkü bugün. Üstünde üşenmeyip annenle diktiğiniz beyaz dantel gelinliğin, evden çıkıyorsun. Her gün gibi aslında bugün de… Biraz abartılı her şey, yürümek biraz zor… Nikahtı tebrikti derken, hayalindeki tekneyle ve bütün sevdiğin insanlarla, bir yaz gecesi boğaza açılıyorsun. İçiyorsun, pasta kesip dans ediyorsun. Herkes mutlu, gülen, sevgi dolu yüzler. Damat hep bir yerlerde… Yukarıda hep…. Gece bitiyor her şey güzel, kafalar güzel…. Evine dönüyorsun.

Bundan tam 6 ay sonra bir gün, düğününe son anda istemsiz davet edilen bir kadının kocanın metresi olduğunu öğreniyorsun.

Ben de kısa ve öz bir hikaye anlatmak istedim sadece….

İşte bu ve benzeri anlarda git adı altında, afakanlara benzer ya da eskilerin dediği gibi iyi saatte olsunlar geliveriyor adama.

Derler ki zor zamanlar aydınlanma için en uygun zamanlarmış… E aydınlanırsın tabii. Salak olduğunu anlarsın en azından…

Toplarsın pılını pırtını, bizim manikürcünün tabiriyle, gidersin.
Ha onlar ananın evine gittin derlerse de sen Kathmandu’da uyanırsın…..

Kafan karışık, biraz ağlamaklı biraz aydınlanmış….
E ışık doğudan gelir…..
Ben de ışığın peşine gittim.
Kendi ışığımın….
Parıl parılmış, dünyayı aydınlatırmış istesem. Ben ne yapmışım?
Küçük odamı aydınlatmaya uğraşmışım senelerce.
Sonra fark ettim, karanlık, ışık yokken vardır sadece.
Yeter ki perdeler açık olsun……

Hayatımda İlk Kez Yaptığım Şeyler




Bir akşam dişlerimi fırçalarken tulumbanın başında, her gece gibi kaldırıp kafamı yıldızlara baktım. O an aklımdan geçenler oradan o kadar uzaktı ki aslında. Ben ezdirmem kendimi kimseye dedim. Bir daha kimsenin beni olduğumdan azmış gibi hissettirmesine izin vermem dedim. Ben buyum dedim. Ben kendimi seviyorum. Beni sevmeye ölsün dedim…. Biraz(!?) raksi (boğa öldüren) de içmiştim o akşam tamam.

Sonra odama çekildim. Kulaklıklarımı taktım müziği de açtım. Sanırım Metalica dinliyordum. Her şeyden vazgeçerim, yatağımdan, yemeğimden, kıyafetimden, bütün lüksümden rahatımdan ama müziğimden asla vazgeçmem.

Diş fırçalarken yıldızlara ilk burada baktığımı fark ettim. Balkona çıkın akşam dişinizi fırçalarken kendinizi bir teknenin güvertesinde ya da kumsalda hayal edin. Gökyüzüne bakarken dişlerinizi fırçalayın. Bir deneyin çok güzel oluyor.

Başka neler yaptım burada ilk kez diye düşündüm. Sonra da oturup yazdım hepsini.

Odamda bin çeşit haşereyle uykuya dalmayı başarmak.


Manda ve keçi eti.

Deli gibi yağan yağmurda, parmak arası terliklerle sanki günlük güneşlikmiş gibi sallana sallana yürümek.

Yağmurda ve dışarıda banyo yapmak.

Taze mango litchi papaya yemek.

Bufaloyla keçiyle itişmek, dalaşmak.

Hint keneviri ağacı görmek.

Yere çömelip, hiçbişi yapmadan, bacaklarım ağrımadan oturmak. (Doğru oturuşu öğrendim çünkü, ayaklar parmak ucu değil tam basacak)

2 günden fazla üst üste sabah 6 da kalkmak.

2 günden fazla üst üste akşam 9 da uyuyakalmak.

Surya marka sigara.

raksi.

Gece dışarıda ki tuvalete gitmek.

Matematik öğretmek.

Maslow'un İhtiyaçlar Hiyerarşisi



Bir gün bir sohbet sırasında sevgili arkadaşım Mehmet, namı diğer Dayıoğlu, benim her zamanki saçma sorularımdan birin yanıt vermeye çabalıyordu. “Dayıoğlu de bakayım, neden bu insanlar kim ne giymiş kim kimle gezmiş bu kadar meraklı ve neden insanlar markalara kafayı bu kadar takmışlar ki?” Dayıoğlu bana Maslow’un piramidini anlattı. Onun deyimiyle ihtiyaçlar hiyerarşisi.

İnsan önce hayatta kalmaya çalışıyor. Ne zaman güvende hissediyor, artık kaygıları değişmeye başlıyor. Karnını doyurmak, sonrasında güzel doyurmak. Kalacak bir yer, ve hatta güzel bir yer. Üst baş. Önce üşümemek için sonra güzel görünmek için. E soyunu sopunu da korumaya aldıktan sonra kaygılanacak bir şey kalmıyor doğal olarak. Geliyor daha güzel kıyafetler, eşyalar, mücevherler, mal mülk…. E onlar da bitince kim kimle ne yapmış neden yapmış gibi hayattan tamamen uzakta anlamsız kaygılar vukuu buluyor….


Aklımda kalmış bu piramit meselesi. Seneler sonra Nepal’in minik bir köyünde bu ihtiyaçlar hiyerarşisini kendi çapımda ispatlayacağım varmış.

Önce hayatta kalmaya çalıştım. Fareler, dev örümcekler, karafatmalar, yılanlar, semenderler ve daha nice haşereye alışana kadar bir avuç pilavla doydum başka bir şey aklıma bile gelmedi. Üstümde aynı pantolon ve tshirtle, kaşıma gözüme bakmadan, saçlarımı taramadan gezdim. Açlık hissetmedim. En sonunda anladım ki bu yaratıklar beni öldürmez, güvendeyim. Tam o anda açlık vukuu buldu. Bir avuç pilav yetmez oldu. Nepalliler gibi koca bir tabak yemeye başladım. Hep ikinci kez yemek istedim. Yaklaşık 2 hafta boyunca aklımda bin çeşit yemek geçti durdu. Bir çift kaşarlı ya da 7 ıslak hamburger için hangi uzvumu vereceğime karar veremedim bir türlü. Ama sonra sabah erkenden yemek yerine öğlene kaydırınca pilav vaktini açlık da kayboldu. Tabii bu arada köyde iki bakkal keşfettim, ev yapımı kurabiye satan tanesi 1 rupiden, oraya musallat oldum her öğleden sonra. Bazen samosa yedim kola içtim bazen kurabiyelerle mango suyu. Sonunda yemek problemi de çözülünce, bavulumu düzeltip yıkayıp yıkayıp iki yamulmuş tshirtü kaldırdım ortadan. Kot pantolonumu falan çıkarttım pijamaları kestim şort yaptım. Aynaya baktım. Cımbızımla barıştım. Saçlarımı hergün yıkadım taradım bağladım. İnsana döndüm anlayacağınız. Sonra kütüphanedeki kitapları keşfettim, İngilizce olanların hepsini okudum hatta Fransızca olana bile göz attım. Kitaplıktaki cosmopolitanları buldum. Hayatta okumadığım bu dergileri defalarca okudum, testleri çözdüm.

İşte tam bu noktada piramidin tepesine ulaştım kendime güldüm…. Hint magazin programını seyrettiğim gün de tamam dedim olmuşum ben…. Oldum ben Nepal’de…

Aslında sevmediğim her şeyden uzaklaşmaya gittiğim bir köyde, özüme döndüm. Kendimi öyle kabul ettim sonunda. Budur dedim. Kaygılanacak bir şey kalmadıysa buluyoruz işte. Normalmiş…. Doğalmış… Denedim oldu….

14 Ağustos 2008 Perşembe

Yağmur








Muson mevsimi artık burada. Günün her anı deli gibi bir yağmur başlayabilir. Öngörmenin bir yolu yok. Gece yıldızlara bakıp, yarın hava güzel olacak demek olası değil. Çamaşırları yıkayıp astıktan 7 dakika sonra bardaktan boşanırcasına bir yağmur başlayabilir. Hatta yağmur genelde birilerinin çamaşır yıkamasını bekler gibi… Çok sıcak dayanamayacağım dediğiniz anda iki t-shirt yıkayıp asın anında serinliyor ortalık. Önceleri koşup çamaşırları toplamaya girişiyordum, bir süre sonra anlamsız geldi. Topladığın çamaşırları yağmur dindi diye asmayı bitirdiğin an yeniden başlama olasılığı fazlasıyla yüksek. Bırak ıslansın, kurusun ve yeniden ıslansın… Nasıl olsa eninde sonunda kuru yakalarsın çamaşırları. Gerçi nemden hiçbir şey gerçekten kurumuyor, o ayrı…







Asıl komik ama keyifli olan yağmurda günlük yaşamını sürdürme karmaşası. Tuvalete ya da mutfağa şemsiyeyle gitmek. Tulumbanın başında şemsiyeyle ellerini yıkamak. Şemsiye burada en verimli kullanılan alet zaten. Güneşten de korunuluyor onunla yağmurdan da… Eskiden, şemsiye ilk icat edildiğinde güneşten korunmak için kullanılırmış. Hatta biri yağmura çıktığında şemsiyeyle gülmüş dalga geçmişler. Ama sonra şemsiye yağmurdan korunmak için kullanılır olmuş. Şimdi ben Antalya’da yazın şemsiyeyle gezsem ne gülerler bana. Halbuki güneşin alnında canından bezmek yerine iki kişinin bana gülmesini göze alsam ne kolay olacak her şey. Neden başkalarının düşündüklerini umursuyoruz biz bu kadar? Dönünce güneşe şemsiyeyle çıkacağım. Kafam pişmeden dolanırken ben, beyni sulanmış insanlar gülecek halime! Ben de onların haline……



Yağmur başlar başlamaz, bahçeye güneşte kurumaya bırakılmış mısırlar hızla toplanıyor. Eğer hız kesmezse deli yağmur mutfak kapısı kapatılıyor, bahçedeki tahta sedirin üstünde duran matlar toplanıyor, pencereler kapatılıyor. Daha hala yavaşlayacağı yoksa içeri girilip bekleniyor. Genelde elektrikler yağmurun hızına paralel kesiliyor. Bir anda ortalığı yağmurdan başka hiçbir şeyin duyulmadığı bir sükunet kaplıyor. Yağmur hızlandıkça dünya sessizleşiyor. Sanki her şey, herkes kendini yağmura, doğaya bırakıyor. İlk bastırdığı anda ki koşuşturma ve acele bir anda bitiyor. Her şey kendine özgü bir huzura kavuşuyor.





Muson mevsiminde gece de bir acayip. Bir taraftan tüm gecelerden serin oluyor yağmur yağan geceler, öbür taraftan gürültüden uyumak ne mümkün. Ama 40 derece sıcağı mı tercih edersin kafana inmekte olan çatıyı mı dediklerinde çatıdan yana tercih yapacağım kesin. Rutin yağmur sesi bir süre sonra ninniye dönüşüyor.



 
Kendini doğanın gücüne, kendini bilmez istikrarsızlığına, seni zerre kadar umursamayan kibirine teslim ettiğin anda uykuya dalıyorsun. Senden büyük bir güç var. Karşı koyamadığın, başa çıkamadığın, anlam veremediğin, katagorize edip dizginleyemediğin. Kontrolü bırakıyorsun. Kontrolü bırakıyorum. Hayatımda ilk kez…